“Eskiden yediğimiz yemekler neden daha lezzetliydi?”
Bu soru sadece damak tadıyla ilgili değil. Aslında biraz hatıralarla, biraz yaşam biçimiyle, biraz da unuttuklarımızla ilgili.
Eskiden sofraya oturmak bir koşuşturma değildi. Yemek saati gelince herkes aynı masada buluşurdu. Telefon yoktu, bildirim yoktu, acele yoktu. Yemeğin kokusu mutfağa yayılır, sabırla beklenirdi.
Belki de lezzet dediğimiz şeyin bir kısmı, o yavaşlıktaydı.
Sofrada onlarca çeşit yoktu. Bir parça tereyağı, bir dilim peynir, taze ekmek… Ama o az olan şeylerin tadı akılda kalırdı.
Çünkü ürünler:
Lezzet, fazlalıktan değil sadeliğin içinden çıkıyordu.
Zamanla her şey hızlandı. Yemekler de…
Hazır olan, paketlenen, raf ömrü uzatılan ürünler hayatımıza girdi. Sofra süresi kısaldı, dikkat dağıldı. Tatlar birbirine benzemeye başladı.
Lezzetin kaybolması belki de ürünlerden çok, yaşam temposunun değişmesiyle ilgiliydi.
Bugün köye dönmek, her şeyi eskisi gibi yapmak herkes için mümkün değil. Ama bazı küçük tercihler hâlâ bizim elimizde.
Bunlar lezzeti yeniden hatırlamak için küçük ama etkili adımlar.
Eskiden sofralar daha lezzetliydi çünkü daha sakindi, daha gerçekti, daha paylaşılmıştı. Bugün de aynı lezzet mümkün; sadece ne yediğimizi değil, nasıl yaşadığımızı biraz daha hatırlamamız gerekiyor.
Belki de lezzet, hiç kaybolmadı. Sadece biz onu bir süreliğine gözden kaçırdık.
Sofra bir tabaktan ibaret değildir. Bir duraklama, bir buluşma, bir hatırlamadır.
Lezzet bazen bir malzeme değil, bir an meselesidir.